11 Aralık 2007 Salı

Bu insan her kim olursa olsun muhtemelen yaşadığı 70-80 senenin nasıl geçtiğini anlayamadığını düşünüyordur. Hatta kendisine sorsanız, "göz açıp kapayıncaya kadar geçti, hiçbir şey anlayamadım" diyecektir. 20'li yaşlarındayken herhalde o da yaşlanacağını hiç düşünmemiştir. Ancak şu an, çok uzak gördüğü o dönemin içinde bulunmanın şaşkınlığını yaşıyordur. Ve bu anı uzak görmekle ne kadar yanıldığını da çok iyi anlamıştır.

Yaşamı boyunca yaptıklarını yazmasını veya anlatmasını isteseniz, en fazla bir defteri doldurabilir veya en fazla beş, altı saat arka arkaya anlatabilir. "Koskoca 70 sene" dediği şeyin tamamı işte bu kadardır...

Bu düşünceler içinde yaşayan kişinin, aklında ise çok önemli bazı sorular vardır:
- "Göz açıp kapayıncaya kadar geçip giden bu hayatın amacı nedir?"
- "Ben bu 70 seneyi ne için yaşadım?"
- "Peki bundan sonra ne olacak?"

Yukarıdaki sorulara birbirinden farklı cevaplar verecek iki insan grubu vardır. Bunlardan bir tanesi Allah'a inanmayan, diğeri ise gönülden katıksız bir imanla Allah'a bağlanan kişilerdir.

Birincisi yukarıdaki sorularla ilgili olarak büyük olasılıkla şöyle düşünür: "Hayatım bugüne kadar boş bir amaç uğruna geçip gitti. 70 sene yaşadım ama ne için yaşadığımı da açıkçası pek anlayamadım. Önce annem babam için yaşıyorum dedim, sonra eşim, sonra ise çocuklarım... Ama şu an ölüm yaklaştı. Öleceğim ve bu dünyadan yok olup gideceğim. Sonrası mı? Sonra ne olacağını bilmiyorum ama herhalde herşey bitecek!"

Bu insanın içine düştüğü boşluğun nedeni, tüm evrenin, canlıların ve insanların bir amacı olduğunu kavrayamamış olmasıdır. Bu amaç, tüm bu varlıkların yaratılmış olmasından kaynaklanır. Aklı olan insan, evrenin ve canlıların her noktasında büyük bir plan, düzen ve akıl olduğunu görür ve dolayısıyla bunların üstün akıl sahibi bir Yaratıcı tarafından var edildiklerini anlar. Bunlar yaratılmış olduklarına, rastgele ve bilinçsiz bir süreçle ortaya çıkmadıklarına göre, mutlaka bir amaçları vardır. Bu amacın ne olduğu ise, bize üstün Yaratıcı'nın, yani Allah'ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği Kuran'da bildirilir.

Bu gerçekleri göz önünde bulunduran ve Allah'a iman eden kişi yukarıdaki sorulara doğru cevabı verecek ve şöyle diyecektir: "Ben herşeyin sahibi olan Allah tarafından yaratıldım ve bu dünyaya gönderildim. Dünyada bulunduğum sürece beni Yaratana kulluk etmekle emrolundum ve bunu en güzel şekilde yapıp yapmadığım denendi. Dünyanın zaten çok kısa olduğunu, göz açıp kapayıncaya kadar geçeceğini biliyordum. Doğru olanı yaptım; Allah'a kulluk ettim, bu dünya hayatının geçici süslerine aldanmadım. Sonrası mı? Hayatım boyunca iyi işler yaptığım ve Allah'ın rızasını kazanmaya çalıştığım için ebedi bir mutluluk yurdu olan cennete kavuşmayı umuyorum. Ve Rabbime kavuşacağım günü sabırsızlıkla bekliyorum."

Yukarıda bahsettiğimiz iki insan arasındaki farkı daha da netleştirebilmek için bir nokta üzerinde durmak gerekir: Allah'ın var olduğunu kabul eden herkes, gerçek bir imana sahip değildir. Bugün pek çok insan evrenin bir Yaratıcı tarafından yaratıldığını kabul eder, ancak bu gerçeğin onun yaşamı için ne derece büyük bir önemi olduğunu kavrayamaz. İnsanların çoğuna hakim olan çarpık bir anlayış sonucu, Allah'ın evreni yarattığı ve sonra insanları kendi hallerine bıraktığı düşünülür.

Nitekim bu yüzeysel bakış açısına, Allah'ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği Kuran'da da dikkat çekilmiş, ayetlerde "evrenin Yaratıcısı kimdir?" diye sorulduğunda insanların "Allah" diye cevap verdikleri, ancak bundan kendilerine hiçbir pay çıkarmadıkları bildirilmiştir:

Andolsun onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, tartışmasız; "Allah" diyecekler. De ki: "Hamd Allah'ındır." Hayır, onların çoğu bilmezler. (Lokman Suresi, 25)

Andolsun onlara: "Kendilerini kim yarattı?" diye soracak olsan, elbette: "Allah" diyecekler. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorlar? (Zuhruf Suresi, 87)

Bu yanlış inanç sebebiyle de insanların çoğu günlük hayat ile kendilerini Yaratan Allah arasında bir bağlantı kuramazlar. Zannederler ki, bu dünyada yaşamlarını sürdürecek, kendi kıstaslarına göre iyi davranışlarda bulunacak ve öldükten sonra da eğer günahları varsa (!) bir süre cezalarını çekip cennete gideceklerdir. Hatta bir çoğu bu kadarını bile düşünmez; "bu dünya hayatında yaşayacağımız herşey kardır, Allah nimet vermiş, keyfini çıkaralım" gibi Allah'ın nimetlerini takdir edemeyen cahilce bir üslupla konuşur ve bu mantıkla başka hiçbir şey düşünmeden yaşamlarını sürdürürler.

Oysa gerçek böyle değildir. Allah'ı tanımayan ya da O'nu unutmuş olan tüm bu insanlar, çok büyük ve derin bir aldanış içindedirler. Kuran'daki ifadeyle, "Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır." (Rum Suresi, 7)

İşte bu gafil insanlar, dünya hayatının gerçek yüzünü ve amacını da kavrayamazlar. Geçici olduğunu, "göz açıp kapayıncaya kadar" bitip gideceğini ise hiç düşünemezler. Bu gerçeği çevremizde de kolaylıkla gözlemlemek mümkündür.

Halk arasında dünya hayatının kısalığı ve geçiciliği hakkında bazı deyimler kullanılır; "ölümlü dünya", "üç günlük dünya", "hayat fani" gibi. Ama bu kalıp sözcükler aslında insanların samimi görüşlerini yansıtmaz. Bu tarz sözler, toplumun bir geleneği gibi, aralarında konuşulan bir sohbet, hatta espri konusudur. Nitekim böyle önemli bir konunun hemen arkasından dünya ile ilgili planlara başlarlar. Örneğin "ölümlü dünya", "dünyaya bir kere geldik" sözünün akabinde "tabii ki dünyayı tepe tepe yaşayacaksın" tarzında sığ mantıklar öne sürerler.

Oysa ki hayatın kısa olması, ölümlü olmak ve dünyaya bir kere gelmek, her insan için en önemli gerçeklerdendir. Belli bir yaşa kadar insan bu önemli gerçeğin farkına varamamış olabilir, ancak bunu fark ettiği anda tüm yaşamını gözden geçirmesi ve Allah'ın kendisinden istediği şeylere göre yeniden yaşantısını düzenlemesi gerekir. Çünkü hayat kısadır, ama insan ruhu -Allah'ın dilemesiyle- sonsuza kadar yaşayacaktır. Sonsuzun yanında 60-70 senelik hayatın hiçbir kıymeti yoktur. Burada az bir zevk almak için sonsuz hayatı feda etmek ise elbette akılsızlıktır.

Ancak bu gerçeği kavrayamayan inkarcılar, tüm ömürlerini Allah'ı unutarak boş amaçlar uğruna tüketirler. Oysa bu boş amaçlara bile kavuşmaları mümkün değildir. Doyumsuzluk içinde yaşarlar ve her zaman bulundukları durumun ya da sahip olduklarının bir adım ötesini isterler. O adıma geçince bir adım daha, bir adım daha ve ölene kadar tatmin olmayan isteklerle ömür sürerler. Arzuladıkları güzellik ve zenginliğe dünya şartlarında kavuşmaları mümkün değildir. Çünkü her zaman sahip olduklarından daha iyisi çıkacaktır karşılarına.

Örneğin, bir kişinin satın almayı şiddetle arzuladığı son model bir arabayı düşünün. Büyük çabanın karşılığında sonunda kavuştuğu bu arabanın, çok geçmeden yeni modelleri çıkacaktır ve bunlar daha cazip hale gelecektir onun için. Veya senelerce para biriktirip, emek harcayıp sahip olduğu bir evi düşünün. Bir gün mutlaka kendisininkinden daha güzel bir evle karşılaşacak ve kendi evine olan ilgisini kaybedecektir. Satın aldığı bu malların eskiyerek, bozularak, tahrip olarak kendisine vereceği sıkıntılar ise apayrı bir acıdır.

Daha güzelini ve iyisini arama... Sahip olunca eskisinin öneminin kalmaması... Bir aşama sonra, yeninin de eski durumuna düşmesi; işte insanların tarih boyunca içinde yaşadıkları kısırdöngü budur. Aklı olan insanın bu gerçek karşısında durup, neden dünyanın peşinde koşmanın kendisine bir sonuç getirmediğini anlaması ve "bu bakış açısında köklü bir sorun var" diye düşünmesi gerekir. Fakat insanların çoğu bu akıldan yoksun bir biçimde hiçbir zaman yakalayamayacakları hayallerin peşinden koşmaya devam ederler.

Oysa hiç kimsenin bir an sonrasını garanti altına alması mümkün değildir. Kaza geçirmek, yaralanmak, sakat kalmak ya da ölmek çok kolaydır ve çok basit sebeplere bağlıdır. Ölümü bir an için aklına getirmiş olan kişi ise, toprağın altında ne malın-mülkün, ne markanın, ne de çevresindeki insanların bir değeri kalmayacağını çok açık bir şekilde fark edebilir. Zengin ya da fakir, güzel veya çirkin her insan, yalnızca birkaç metrelik bir beze sarılı olarak defnedilecektir.

İşte bu kitapta hızla geçmekte olan ve garanti altına alınamayan dünya hayatının her yönü ile gözler önüne serilmekte ve bu dünya hayatının aldatıcı tüm sırları verilmektedir. Zira Allah müminlere, bu gerçekle insanları uyarıp korkutmaları görevini vermiştir. Tüm insanlara da bu dünya hayatına kanmamalarını ve kendi rızasına uymalarını emretmiştir. Bir ayette tüm insanlar şöyle uyarılır:

Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah'ın vaadi haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın... (Fatır Suresi, 5)


www.harunyahya.tv

9 Ekim 2007 Salı

Allah tüm kainatı ve insanı yoktan var etmiştir. Bu varlıklar arasında insana sayısız nimetler vermiş, en önemlisi de onu diğer canlılardan ayıran ve üstün kılan bir ruhla yaratmıştır. İnsana verilen nimetler o kadar çoktur ki, Allah Kuran-ı Kerim’de bu nimetlerin genelleme yapılsa dahi saymakla bitirilemeyeceğini bildirmektedir. (Nahl Suresi, 18) Bu durumda insanın, kendisine bunca nimetin ne amaçla verildiğini, bunların karşılığında kendisinden ne istendiğini düşünmesi gerekir.


İnsanın Yaratılış Amacı Nedir?


Yüce Allah insanlara dünya hayatında yaşayacakları kısa bir süre tanımıştır. Tüm insanların dünyaya gelişlerinin ve bu kısa hayatlarının tek ve en önemli amacı Yüce Allah'a kul olmaktır. Kuran'da bu amaç şöyle bildirilir:

“Ben, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat Suresi, 56)


Peki Allah’a Kul Olmak Ne Demektir?

Yüce Allah'a kul olmak; O'nun varlığını ve birliğini kabul etmek, O’nu gereği gibi tanıyıp takdir etmek, O’dan başka İlah edinmemek ve tüm yaşamını O'nun istediği biçimde geçirmek demektir. Kuran'da bize, Rabbimiz’in insanlar için beğendiği ahlak ve yaşam biçimi detaylı olarak haber verilir ve insanlar bu şekilde yaşamaya davet edilirler. Bir ayette yaratılış amacını göz ardı ederek sorumsuzca bir hayat süren ve bunun acı sonucundan da endişe etmeyen kimselerin ahirette şöyle karşılanacağı haber verilmiştir:

“Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?” (Müminun Suresi, 115)

Aslında insanlar yaratılış amaçlarından habersiz değildirler. Yüce Allah kitapları ve elçileri vasıtasıyla onları bu gerçekten haberdar etmiş ve onlara izlemeleri gereken doğru yolu göstermiştir. Onlara öğüt almaları için de bir ömür boyu süre vermiştir. Kendilerine tanınmış bu kadar çok fırsatı görmezden gelip, yalnızca nefislerinin istek ve tutkularını amaç edinerek gerçek amaçlarından sapanların ise ebedi pişmanlıkları ahirette kendilerine fayda vermeyecektir. Bu önemli gerçek Kuran’da şöyle bildirilmiştir:

“İçinde onlar (şöyle) çığlık atarlar: "Rabbimiz, bizi çıkar, yaptığımızdan başka salih bir amelde bulunalım." Size orda (dünyada), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi? Size uyaran da gelmişti. Öyleyse (azabı) tadın; artık zalimler için bir yardımcı yoktur.” (Fatır Suresi, 37)


Yüce Allah İnsanlara Kendisi’ne Nasıl Kulluk Etmeleri Gerektiğini Bildirmiştir

Allah'a kulluk etmeleri için yaratılmış olan insanların bunu nasıl yapacakları Kuran’da detaylı olarak bildirilmiştir.

Kuran'da müminlere,

-Yüce Allah'a nasıl dua etmeleri, O'nu nasıl anmaları gerektiği, namazı, zekatı ve Allah'ın kendilerinden istediği her türlü ibadet şeklini nasıl yerine getirecekleri;

-Güzel ahlak yapısının nasıl olması gerektiği, müminin ne tür vasıfları kazanması, ne tür özellik ve tavırlardan kaçınması gerektiği;

-Tevazu, fedakarlık, dürüstlük, adalet, merhamet, hoşgörü, kararlılık ve bunlar gibi pek çok üstün ahlak özelliğinin Allah'a kulluk etmenin temel vasfı olduğu Kuran’da haber verilen önemli hükümlerdir.

-Ayrıca kötü ahlak özellikleri, kötü tavır, davranış ve konuşma biçimleri de Kuran'da detaylı olarak bildirilmiş, müminler bu tür olumsuz tutumlardan sakındırılmışlardır.

Yüce Allah'ın kullarından istediği en temel konu ise, onların Kendisi’ni hoşnut etmeyi gaye edinmesi, yani Allah rızası için yaşamaları ve sürekli bu bilinçte olmalarıdır. Bunun için de kişinin her olay karşısında, nefsinin isteklerinden vazgeçip Yüce Allah'ın rızasını tercih etmesi gerekir. Eğer kişi nefsini hoşnut etmeyi amaçlarsa o zaman nefsini ilah edinmiş olur. (Allah'ı tenzih ederiz). Bu durum bir Kuran ayetinde şöyle ifade edilir:

“Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü?...” (Furkan Suresi, 43)

Mümin hayatı boyunca karşısına çıkan her olayda, her düşüncede, her tavırda bu hükümlere göre davranarak, Allah'ın rızasını tercih eder ve yalnızca O’na kulluk eder.


Dünya Hayatında Aranılan Huzur Ve Mutluluk Ancak Allah’a Kulluk Etmekle Elde Edilir

İnsanlar Allah’ın kendilerine yüklediği sorumluluğu ve yalnızca O’na kulluk etmeleri gerektiğini kavradıklarında aradıkları huzur ve mutluluğu Allah’ın izniyle elde ederler. Bu durum, toplumsal açıdan da geçerlidir ve toplum içinde bir dengenin oluşmasını sağlamaktadır. Ancak aksi söz konusu olduğunda; yani Allah'ın varlığını inkar edenlerin, O'nun vereceği cezadan ve ahiret gününün getireceklerinden korkmayanların sayısı arttığında, bu denge bozulur. Bunun sonucunda ise aile ve toplum düzeni, ülke huzuru ve dünya barışı tehlikeye girer. Kuran'da, insanların Allah'ın emirlerini terk edip kendi hevalarına uymalarının, insanlığı ciddi bir dejenerasyona götüreceği şöyle haber verilmektedir:

“Eğer hak, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve herşey) bozulmaya uğrardı. Hayır, Biz onlara kendi şan ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunuyoruz, fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çeviriyorlar.” (Müminun Suresi, 71)


Sonuç

İnsan, kendisini yoktan var edenin ve sahip olduğu tüm nimetleri verenin Allah olduğunu, bu nedenle yalnızca O’na şükretmesi gerektiğini, vicdanıyla düşünerek bulabilecek akla sahiptir. Ancak Allah'a olan şükrünü ne şekilde ifade edeceğini, O'na nasıl kulluk edeceğini Kuran’dan öğrenerek uygulayabilir. Yüce Allah'ın Kuran’da bildirdiği, O’nun razı olacağı biçimde bir ömür süren ve O’na gereği gibi kulluk etmiş olan bir mümin, dünyadaki yaşamı için de ölümünden sonraki hayatı için de müjdelenmiştir. Allah'ın rızasını kazanmış ve Rabbimizin rahmetiyle cennetine layık gördüğü seçkin bir kişi olarak sonsuz mutluluk ve mükafata kavuşmayı umut eder hale gelmiştir. Bu amaçtan sapan, boş gayeler peşinde koşan ve Allah'ın istediği şekilde yaşamayan, O'na gereği gibi kul olmayan kimseyi de kötü bir son beklemektedir. Bu sonuçtan da anlaşılacağı gibi, kişinin Allah'a kulluk etmesinin yalnızca kendisine faydası vardır. Yüce Allah'ın hiç kimsenin ibadetlerine, iyiliklerine, güzel ahlaklı olmasına ihtiyacı yoktur. Kuran'da bildirildiği gibi; "Allah alemlerden müstağnidir." (Ankebut Suresi, 6)

Günümüzde insanların büyük bir bölümü, içinde yaşadıkları ve sürekli şikayet ettikleri dejenerasyonun nedenlerinin, kendi bencil tutkularına uymaları ve Yüce Allah'a eş koşmaları olduğunu düşünmezler. Bu nedenle de çözümü çok farklı yerlerde ararlar. Yalnızca ekonomik, sosyal ve kültürel reformlar yaparak, ülkenin zenginliğini artırarak ve teknolojisini geliştirerek sorunlarını çözebileceklerini düşünürler. Oysa insanlar arasında güçlü bir Allah inancını yerleştirmeden, bu yöntemlerin hiçbiri kesin çözümler getirmez.

Kimi insanların içinde yaşadıkları bu karanlık ve ürkütücü yaşam tarzından kurtulabilmelerinin, huzurlu, güvenilir ortamlar içinde yaşayabilmelerinin tek bir yolu vardır. Bu yol, toplumu oluşturan bireylerin, yalnızca Yüce Allah'a iman etmeleri ve Rabbimiz’in Kuran'daki emir ve yasaklarına uymalarıdır. Bu, tüm insanlar için mutlak bir kurtuluş demektir. Çünkü insanı Yüce Allah yaratmıştır ve onun ruhunun neye ihtiyacı olduğunu da en iyi O bilir. Kuran'da bu gerçek şöyle haber verilmektedir:

"Yüce Allah, rızasına uyanları bununla (Kuran ile) kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir." (Maide Suresi, 16)

İnsanın sonsuz yaşamı, kişinin dünya hayatını nasıl geçirdiği ile belirlenir. Öldükten sonra bir daha hataları telafi etme imkanı yoktur. Bu nedenle, sanki dünyaya tesadüfen gelmiş, başıboş bırakılmış ve yaptıklarından hesaba çekilmeyecekmiş gibi bir mantıkla hareket etmek, kişinin kendi sonsuz geleceği için çok büyük bir kayıp olacaktır.

www.harunyahya.org